
Her alanda olduğu gibi Futbolseverler arasında da ''en''ler sıralaması yapma eğilimi oldukça yaygındır. Örneğin ''Gelmiş geçmiş en iyi futbolcu kimdir ?'' sorusuna, yıllardır herkesin benimseyeceği bir cevap bulunamıyor.
En iyi futbolcuyu seçme adına süren rekabet, yıllardır Pele ve Maradona arasında geçse de, son dönemde Barcelona fırtınasının etkisiyle, oynadığı her Barça maçındaki mükemmeliği;Lionel Messi'nin de bu ikiliyle birlikte yarışın içine girmiş olduğunu gösteriyor.
Aynı rekabet şüphesiz ''gelmiş geçmiş en iyi teknik direktör'' kategorisinde de sürüyor. Burada da farklı oyun türlerinin tutkunları, farklı kriterlere göre kendilerince ''en büyük''ü seçmeye çalışıyorlar. Kimi 1986'dan beri çalıştırdığı Manchester United'da heyecanından hiçbirşey kaybetmeden, kupa koleksiyonu yapmaya son hızla devam eden, Sir Alex'i seçiyor. Kulübüyle birlikte büyüyen bu deha'ya, çalıştığı ülkede gördüğü saygıya şahit olduktan sonra hayranlığım bir kaç kat daha arttı.
Üniversitedeyken futbolla ilgili tüm hocalarım, tuttuğu takım fark etmeksizin bu kanıyı desteklerlerdi. ''Ada''da ona karşı rakip takım taraftarı arasında sevgiden pek bahsedemeyiz ama saygı hususunda sıkıntı çekmediği kesindir.
Kimi de yarıştığı rakiplere göre –henüz- hayli kısa bir kariyere sahip olsa da, şimdiden şampiyonluk tatmadığı takım kalmayan (hal-i hazırda çalıştırdığı takım Real Madrid hariç) '' Special One'ı '' enler sıralamasında üstlere yerleştiriyor.
Futbol tarihiyle biraz ilgilenenler üst üste efsane Rijkaard,Gullit, Van Basten üçlüsüyle ''Kupa 1'' görme başarısı göstermiş olan, İtalyan Arrigo Sacchi'den yana kullanıyorlar tercihlerini. Bazen de tamamen farklı bir siyasi ideoloji ve ortam'ın ürünü olan, mühendis teknik direktör Valeriy Lobanovskiy'i.
Sanırım yeterince uzattım. Bu post'ta bazılarınca hiç duyulmamış, bu nedenle engin(!) ''en iyi hoca tartışmalarında'' hakettiği yeri pek alamayan, Jimmy Hogan'dan bahsedeceğim.
Çok ciddi kupa zaferleri olmasa da, kıta Avrupasının önemli kısmına ''pozitif futbol''u gösteren bir insandan bahsediyoruz. İngilizler'in uzun süredir adım adım yaklaşmasına rağmen bir türlü anlamak istemedikleri, artık dünya futbolunun en iyisi olmadıkları gerçeğini kafalarına vuran ilk takım Macar Milli Takımı olmuştu.1953 yılında Wembley'de 6-3 Macaristan lehine sonuçlanan maçtan sonra, Macar Futbol Federasyonu Başkanı Sandor Barcs şunları söylüyordu -''Sizin Jimmy Hogan'ınız eski İskoç stil'ini bize yirmi yıl önce öğretti.Siz ise unutmuşa benziyorsunuz''. Başkan'ın bilmediği; aslında hiç bir zaman öğrenmedikleriydi.. Bu bambaşka bir yazı konusu olabilir, o yüzden şimdilik burada kesip konumuza dönelim.
Çok kişi Nottingham Forest ile kelimenin tam anlamıyla şov yapmış olan Brian Clough için ''İngiltere'nin sahip olamadığı en iyi antrenör'' der.Bu tanım 1934'e kadar ülkesinde kulüp takımı dahi çalıştırma şansı bulamamış olan Hogan için de pekala geçerli olabilir. Kendi değerlerine sahip çıkamama bahtsızlığına düşen tek ülke biz değilmişiz deyip, biraz rahatlamak istesem de Hogan'ın 1882'de doğmuş olduğu gerçeği bu imkanı elimden alıyor.Oyunculuk kariyerinde Fulham ile oynadığı 1908 FA Cup finali dışında önemli başarısı yoktur.Buna karşın Hollanda,Macaristan,Avusturya gibi ülkelere ''top'' oynamayı öğreterek bu açığını fersah fersah kapatmıştır.Oyunculuk kariyerinin sonuna doğru Bolton'la çıktığı bir Hollanda turnesi(o tarihlerde kulüp'lerin diğer ülkelerde tanıtım turlarına çıkmaları çok yaygındı,bunu zamanın ruhuna uygun bir pazarlama hamlesi olarak da değerlendirebiliriz) sonrası bu ülkede kalmaya ve onlara ''oynamayı'' öğretmeye karar vermişti.Birçoklarına göre şu anda Guardiola'nın kendi felsefesi ve Barça'nın tiki-takası ile harmanladığı,herkesi ayakta alkışlatan Cruyff'tan kalma ''Total Futbol''un da büyük, büyük babasıdır.
Hollanda macerası sonrası tam anlamıyla bir antrenörlük tecrübesi yaşamak isteyen Hogan, kapağı Avusturya Futbol Federasyonu başkanı Willy Meisl vasıtasıyla bu ülkeye attı. O sırada patlak veren 1. Dünya Savaşı sırasında, ülkesinin savaşta olduğu devletlerden birinde mahsur kalmış bir ''düşman'' olmuştu artık. Macaristan'ın(O sırada Avusturya-Macaristan İmp. tek bir devletti ) MTK kulübünün İngiliz asbaşkanı Baron Dirstay sayesinde bu kulüpte görev alarak, esir kampına düşmekten kurtuldu. 4 yıllık savaş sürecinde burada çalıştı, 1917 ve 18'de olmak üzere iki lig şampiyonluğu elde etti, ardından da savaşın sona ermesiyle ülkesinin yolunu tuttu.
Bu ülkede geçirdiği zaman zarfında oyuncularına futbolun kısa pas ve sürekli yer değiştirme odaklı oynanınca çok daha etkili olduğunu kanıtladı. Verdiği lecture'larda topla ilk temasın önemine değer verdi, oyuncularına sahada statik olmak yerine her an topu beklerlerse ve ona göre pozisyon alırlarsa rakiplerine oranla zaman kazanabileceklerini öğütledi(o tarihlerde bu tip melekeler henüz genelgeçer kaideler haline gelmemişti).
Topsuz oyunun önemini kavramalarını sağladı.Ne var ki, İngiltereye döndüğünde bu fikirleri kendi Federasyonunun yetkilileriyle paylaştığında, tutuculuk genlerine işlemiş olan İngilizler tarafından aynı ilgiyi görmedi. O tarihlerde yeni olan herşeyi yanlış ilan eden bir kafa yapısı hakimdi ülkesinde. Biraz da ''Büyük Savaş'' boyunca düşman ülkede geçirdiği vakit göz önüne alınarak ''hain'' damgası yedi. Bu talihsizlikten sonra,Birleşik Krallığı bir kez daha terketmesi çok sürmedi ve sırayla İsviçre tekrar Macaristan ve Almanya gibi ülkelerde çalışma hayatını sürdürdü.Savaşın yaralarını sarmaya çabalayan Almanyada birçok kulübü gezdi,konferanslar verdi.Ülke futboluna kendi felsefesini aşıladı.
1930'lara gelindiğinde dönemin Almanya’sındaki siyasi ortam sebebiyle, yeniden Avusturyaya geçti ve burada da Mattias Sindelar önderliğindeki ''Wunderteam''in yapılanmasında rol oynadı.Almanyaya verdiği katkı kısa dönemde pek takdir edilmese de, bu çabasının geri dönüşümünü kendisi görememiş bile olsa, 1974 dünya kupasındaki Alman zaferinin ardından oğluna Alman Federasyonunca yollanan ve onu ''Modern Alman Futbolu''nun babası olarak addeden mektupla biraz olsun almış oldu.
Uzun yıllardır süregelen ''Futbol sanatı'' ve ''Sonuç odaklı futbol '' arasındaki mücadeleyi başlatan adam olarak da nitelendirebiliriz onu.Kariyerini ülkesinde çok da ciddi başarılar yakalayamadan, Fulham ve Aston Villa takımlarında sürdürerek sonlandırmıştır.Belki de yazının başında bahsettiğim ''en büyük hoca'' tartışmalarında bahsinin geçmeme sebebi kendi kulvarında yarışmış olmasıdır. Çok kabarık bir kupa listesi olmasa da, varlığından haberdar olan herkesin günümüzde bile ''pass and move'' odaklı oyun oynamaya çalışan bir takım izlediğinde hakkını teslim etmesi gereken bir adamdır Hogan.
No comments:
Post a Comment