Thursday, September 29, 2011

A Fabolous Victory for City !


Hayır bi de bu Lahm hakkında o kadar çok 'eşcinsel' olduğu yönünde dedikodu döndü ki sırf onu düşünür de yapmazsın be Dzeko.

Bayern kaptanı heralde hiç bi zaman 2-0'lık galibiyete atfen 'nası koyduk' diyemeyecek.

'Kim kime koydu lan ?' cevabını alması olası çünkü.

Wednesday, September 28, 2011

Haluk Levent


Ahmet Çakar mode on: Mancini adamsa, Tevez'i bundan sonra antrenmana bile almaz. Tevez Bu hareketi Manchester United'da, Real Madrid'de yapabilir miydi ?

Şaka bir yana, hocalığını pek de beğenmediğim Mancini eğer kulübünü 'petrodolar zengini, futbol görmemişi şeyhlerin takımı' olmaktan çıkarıp hakkaten iddia ettikleri gibi 'geleceğin kulübü' yapmak istiyorsa Tevez bi daha o formayı giymemeli.

O hiçbir zaman vatandaşları Messi,Pastore veya Agüero gibi futbolu oynarken kolaymış gibi gösteren bir adam olmadı. Onu izlemekten keyif alanlar kendini tam anlamıyla işine adamış, buralardaki moda deyimle 'inanmış' bir oyuncu seyrediyor olmaktan keyif aldılar. İdeal bir senaryoda halen Manchester'ın kızıl tarafında Rooney'nin her golden sonra sarıldığı adam olabilirdi ama işler her zaman böyle yürümüyor. Menajerinin çevirdiği dolaplar yüzünden bir daha üst düzey top oynayamazsa futbolseverlerin çoğu üzülür heralde ama yine de ne diyelim?

Kendi düşen ağlamaz.

Tuesday, September 27, 2011

Man City-Everton 24.09.11


Cumartesi öğleden sonra yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için oturup izledim City-Everton maçını.
Everton genellikle şampiyonuk adaylarına karşı iyi maçlar çıkarır. Bu sefer de 68 dakika boyunca fena direnmediler ama yine de yer aldığınız maç sizin yarı sahanızda hücuma karşı savunma şeklinde geçiyorsa maçı golsüz bitirmek için epey şansa ihtiyacınız var demektir.

Her maçta ne olursa olsun %100'ünü veren bir takım Everton. Yıllardır 'olmuş' takım havasından bir iyi santrfor uzakta olmuşlardır benim için. Oyununu her daim beğendiğim Saha tam anlamıyla bir 'cam adam' olmasa geçtiğimiz sezonlarda daha da başarılı olurlardı. Belki de bu forvet eksikliğinden City'nin belalısı Tim Cahill en uçta oynadı (herhalde yeni transfer Arjantinli dev Stracqualarsi henüz hazır değil). Moyes'in çıkardığı kadroya bakınca amaçlarının orta sahayı 5'leyip gol yememek olduğu açık gibiydi. Cahill'e en yakın oynayan oyuncunun Fellaini olduğunu söylersem yeterli olur herhalde.

City ise geçen sezon da olduğu gibi hücumu ilerideki 4'lüye bırakıp kalan oyuncuların pek de risk almadığı 'milli takımımsı' bir görüntüdeydi (Sadece bir kaç kez Yaya geriden hücumlara destek verdi). Takımın geri kalanı ileri 4'lüye oranla kalitesiz kalıyor gibi geldi bana.
Top rakip ceza alanına yakın bölgelere gelene kadar sıkıntı yaşıyor gibiler ancak getirebildiler mi de Silva, Agüero, Dzeko ve Nasri oldukça etkili. Belki Nasri'yi orta sahanın ortasına çekip iyi top kullanabilen bir orta saha yaratmak iyi bir tercih olabilir. Geçen sene Fabregas'ın yokluğunda Arsenal'de bu rolü kıvırmıştı 'çakma yeni Zidane' .

Tabii bu tip sorunlara çözüm bulacak Kun gibi bir oyuncuları varken biraz rahat davranıyor olabilirler. Agüero tek başına bir yazı konusu olmayı hak ediyor aslında. Balotelli'nin golünde 4 Everton'lıyı peşine takıp götürmesi ne kadar muhteşem olduğunu kanıtlıyor. 2. golde de Silva ve attığı ara pası beni mest etti.

Bu tip bir kaç 'klas' oyuncusunun ayağına bakan takımların tüm takımı oyuna sokan ve sahaya daha iyi yayılan ekiplere oranla büyük bir dezavantaja sahip olduğunu düşünüyorum. Uzun vadeli başarının birbirine bağlı oyunculardan kurulan takımlarda geldiği herkesin malumu. City'nin bu kopukluktan çekeceği olabilir. Kesinlikle üstüne koyması gereken bir takım City ama Silva ve Agüero o kadar mükemmel ki, asla şampiyon olamazlar diyemiyorum onlar için.

Guus Hiddink Röportajı


The Blizzard, bir kaç ünlü futbol gazetecisinin ana akım medyada yer vermekte zorlanacakları konuları işlemek üzere çıkarmaya başladığı bir bağımsız dergi.3 aydan 3 aya çıkıyor ve ‘gönlünden ne koparsa’ sistemiyle abone olabiliyorsunuz(minimum 3 £) . PDF formatında mevcut olduğu gibi dilerseniz basılı kopyasını da alabilirsiniz. Bir göz atmaya değer. İlk sayısına bir Guus Hiddink röportajı koymuşlar. Gerçi röportaj biraz eskide kalmış ama yine de dikkate değer bazı ayrıntılar barındırıyor. Bu röportajı kendim ve potansiyel takipçilerim için Türkçeye çevirdim. İyi okumalar.

Phillipe Auclair (Blizzard) Guus Hiddink Röportajı:

2010, Türk futbolu için pek de olumlu hatırlanacak bir yıl olmayacak şüphesiz.

Ülke, 3. kez uğruna milyonlar harcadığı bir kampanya ile Avrupa Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapmak istediyse de Platini başkanlığındaki UEFA’nın bir oy farkla 2016’daki turnuva organizasyon’unu Fransa’ya vermesine engel olamadı.Bu karar, TFF için beklenmedik bir yenilgi ve teklifin müdafiilerinden, henüz bir sene evvel Chelsea’yi bırakarak Türk Milli Takımı’nın başına geçmiş olan Guus Hiddink için bir hayalkırıklığıydı.

Hollandalı daha evvel 4 ayrı ülkeyle ulusal takım tecrübesi yaşadı.Bunlar sırasıyla, ülkesi Hollanda(Euro 96 çeyrek final ve 98 Dünya Kupası yarı final),Güney Kore(2002 DK yarı final),Avustralya(tarihinde ilk kez 2006 DK’da ikinci tura çıkma başarısını gösterdi) ve Rusyaydı(Euro 2008’de Yarı Final).

Istanbul’da şaşalı bir otelde gerçekleştirdiğimiz bu röportajda, Hiddink ile 1982’de De Graafschap ile başladığı kariyerinde pek az yer kaplayan başarısızlıklardan da söz ettik.Bu başarısızlıkların saha dışı faktörler babında değişkenlik göstermek gibi bir ortak noktada birleşen Fenerbahçe, Real Madrid, Real Betis ve Valencia gibi kulüplerde gelmesi sanırız tesadüf değil. Kariyeri boyunca kazandığı 14 kupa’nın 12si PSV’deyken geldi(bunların 11’i ülke çapındayken,12.si 1988’de kazanılan Şampiyon Kulüpler Kupasıdır).

2008-09 sezonunda Chelsea’nin başındayken Barcelona ile oynadıkları yarı-final 2. maçında gerçekleşen birkaç akılalmaz hakem hatasına kurban gitmeseydi, 13.kupasını toplaması işten bile olmayacaktı.

Yaşanan bu tip birkaç olumsuzluğa rağmen, Hiddink’in neslinin en iyi antrenörlerinden biri olduğu su götürmez bir gerçek.

S: Sizinle ilgilenen birçok kulüp olmasına rağmen, ki Chelsea de bunlardan biriydi. Neden ve nasıl Türkiye’den gelen teknik direktörlük teklifini kabul ettiniz?

Yaşlandıkça( Hollandalı Kasım 2010’da 64 yaşına bastı) kulüp takımı çalıştırmaktan daha çok zevk almaya başladım. Bunun sebebi, takımım ve oyuncularımın yaşamı üzerinde daha direkt bir etkiye sahip olabilmemdi aslında.Sadece oyuncular da değil, izleme ekibi vs. için de aynı şeyi söyleyebilirim. Ulusal takımlarda durum daha farklı, oralarda çok daha yoğun dönemler yaşıyoruz bazen ama oyuncular üzerindeki etkimiz tabi ki daha çok vakit geçirdikleri kulüplerininki kadar sürekli olamıyor.Büyük turnuvaların ufukta gözüktüğü son 4-5 hafta en yoğun geçen dönemler. Bu konuda dürüst olmalıyım, kulüp takımı çalıştırmak, ulusal takıma kıyasla çok daha meşakkatli bir vazife.Biraz daha genç olsam hiç tereddütsüz kulüp takımlarını tercih ederdim ancak yaşım malumunuz.

S: Yani hiçbir zaman, FA Cup zaferinden sonra bile Chelsea’de daha uzun süre görev alma ihtimalini düşünmediniz öyle mi ?

Chelsea’de çalışmak benim için biraz keyfiydi. Orada 5 harika ay geçirdim ancak o dönem kendimi Rusya’ya adamıştım. Chelsea’de beni en çok şaşırtan şey oradaki insanların sıcak ilişkisiydi. Bunu sadece dönemin sportif direktörü Frank Arnesen ile olan yakınlığımdan dolayı değil, kulübün geneline hakim olan havaya bakarak söylüyorum.Oradaki oyuncularımla hala görüşüyorum ve fırsat buldukça onları ziyaret etme fikrini bile değerlendiriyorum. İngiltere’de bayıldığım şeylerden biri de, eğer geçmişte orada çalışmış iseniz (ki orada iyi bir iş çıkardığımı düşünüyorum) sizi her zaman geri döndüğünüzde sevgiyle karşılıyorlar.Başka yerlerdeki gibi ‘’senin burda ne işin var’’ tavrıyla kesinlikle karşılaşmadım.

S: Didier Drogba ile çok iyi bir ilişkiniz vardı, öyle değil mi ?

Yaşınız ilerledikçe, ufkunuz genişliyor. Bir ara Johannesburg’un bölgesi Soweto’da AIDS hakkında farkındalık yaratmaya çabalayan bir dernek olan ‘Educate and Medicate’ için gönüllü olmuştum. Didier de futbolu eğitim amaçlı kullanmak suretiyle aynı organizasyon için Afrikada çaba harcayan insanlardan biriydi. Drogba’nın oralardaki etkisi gerçekten görülmeye değer. İkimizin de futbol’un aslında futboldan çok daha öte bir olgu olduğuna inanışımız bizi yakınlaştırdı.

2002 Dünya Kupası’ndan birkaç ay sonra Güney Kore’ye dönüşümü anımsıyorum. Kuzey ve Güney Kore arasında bir gösteri maçı ayarlanmıştı ve maç son derece diplomatik bir 0-0 beraberlik ile sonuçlanmıştı. Ancak bu kimsenin umurunda değildi. Herkes futbolun birleştirici gücüne odaklanmıştı. Benim ekibimde yer alan bazı elemanların Komünist Kuzey’de onyıllardır görmedikleri akrabaları vardı mesela. Telefonda bile görüşemiyorlardı.Tabi ki salt futbol kendiliğinden hiçbir şeyi çözemez ama bu konuda atılacak adımlara ön ayak olabilir. Nijerya 1960’larda iç savaş ile kaynarken Pele’nin Santos’u orada bir maç yaptı ve ordu kurmayları ‘dün birbirimizi katletiyorduk ama şimdi 3 günlük ateşkes ilan ediyoruz ki ağız tadıyla maçı izleyebilelim’ dediler.Yine de maalesef maçın sona ermesiyle birlikte çatışmalar kaldığı yerden devam etti.

S: Türkiye size diğerlerinin veremeyeceği ne teklif etti?

Birkaç kez TFF temsilcileriyle görüştüm ve oldukça etkilendim, sadece ulusal takım ile dile getirdikleri fikirler yüzünden değil aynı zamanda genel olarak Türk futbolu ile ilgili düşündükleri de beni etkiledi. Bana yaklaşımlarının ciddiyeti buraya imza atmamı sağladı. Bunun üzerine, Valencia deneyimimden önceki sezon olan 90-91 sezonundaki Fenerbahçe maceram sayesinde bu ülkeyi zaten tanıyordum.O zamandan bu zamana Türk futbolunda çok şey değişmiş olsa da insanlardaki tutku yerli yerinde duruyor.Saat sabahın 1’inde halı sahalarda maç yapan bir milletten söz ediyorum.Tam anlamıyla futbol delisi bir ülke Türkiye. Bu tutku bana çok şey ifade ediyor. Türkiye propagandası yapıyor gibi gözükmek istemem ancak, beni buraya çeken şey sadece sunulan fırsatlar değil, insanların bu fırsatlara dört elle sarılmalarını sağlayan hevesleriydi. Buna bayıldım.

S: Kadronuzda yer alan oyuncuların büyük bir kısmı Spor Toto Süper Lig’de oynuyor. Bu, Türkiye’deki bazıları tarafından dezavantaj olarak addediliyor. Siz şahsen, oyuncuarınızın Türkiye liginden olmasını mı tercih edersiniz yoksa yurtdışından mı ?

Her oyuncunun kariyerinde ülkesinde kalması gereken bir dönem vardır mutlaka.

Uygun bir kişiliğe sahipler ise gençlere iyi örnek teşkil edebilirler.

Ama bir oyuncunun ileride daha büyük liglerde oynama sevdasına kapılmasını da anlayabiliyorum. Tabii ki doğru takımı seçmesi kaydıyla.

96-98 arası Hollanda’nın başındayken hatırlıyorum da, bütün oyuncularımız 23-24 yaşına geldiklerinde İtalya ya da İngiltere’yi tercih ediyorlardı ve vatandaşlarımız panik halinde ‘tüm yetenekli oyuncularımızı kaybediyoruz’ telaşına kapılıyorlardı. Tamam, ancak biz küçük bir ülkeyiz ve sürekli yeni yetenekleri keşfedip filizlendirmek zorundayız. Bu da başarımızın temel taşlarında birini oluşturuyor.6-8 yaşından itibaren yeni yetenekleri işleyip geliştirmek bizim için hayati önem taşıyor.Milan ya da Premier Lig’e akın eden oyuncularımızla ilgili şikayet edenlere hep şunu söyledim. Bu göç aslında bizim açımızdan olumlu bir gelişme, söz konusu oyunculara iyi teklifler geliyorsa bunları değerlendirmeliler. Daha üst seviyedeki liglerde kazandıkları tecrübe ile ulusal takıma daha da faydalı olma şansını elde edeceklerdir.

S: Size Türk Milli Takımının başında çıkaracağınız iş, gitgide monotonlaşan ülke futbolunun tamamına yayılan pozitif bir etkiyi beraberinde getirebilir mi?

Milli takım, ülke futbolunun geneli için bir katalizör görevi görebilir. Bunu Rusya’da gözlemledim. Milli takım iyiye gittiğinde (ki bu durum Euro 2008 öncesi ve süresindeki Rus millli takımı için geçerliydi), bu insanlara ve futbolun her seviyesine yayılan yeni bir şevk ve heves kazandırıyor. Bu hevesi, futbolun sadece en üst seviyesi için değil, en temelinin iyiliği için de kullanabilirsiniz. Bu, ciddi önem arz ediyor. Bu ilişki iki yönlü olarak da kullanılabilir.Üst seviyede gelen başarıyla beraber, alt seviyelerde gelişme gösterirse bu Milli Takıma’ da yansır ister istemez. Bu bir bağımlılıktan ziyade, koşut(paralel) bir gelişimi gösteren bir süreçtir.

S: Türk Milli Takımı, 2000’lere kıyasla bir gerileme döneminde. Bunla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bunu bilemiyorum, halen bir keşif dönemindeyim. Bilgi topluyor, maçları izliyorum ancak aşırı bilgilenmekten de uzak durmaya çalışıyorum.Zira, fazla bilgi sahibi olmak düşünme sürecini olumsuz etkileyebilir. Buradaki durumu kendim analiz etme gayretindeyim. Danışabileceğim iki,üç kişi mevcut ancak benim işimin en önemli kısımlarından biri yeni oyuncular keşfetmek, onları hem çıplak gözle hem de görüntülerden izlemek ve anlamaya çalışmak.Sonrasında da onları nasıl başarılı kılacağıma ve 2012 Avrupa Kupasına götüreceğimi bulmak.

Geçmişe odaklananlardan değilim, kendi kararlarımı vererek geleceğe yönelmeyi tercih ederim.

S: Euro 2012’e katılma yolunda işiniz pek kolay olacak gibi gözükmüyor. Grubunuz birçokları tarafından en zor gruplardan biri olarak nitelendiriliyor.

Almanya çetindir. Her zaman! Onları herkes tanıyor. Gary Lineker’in dediği gibi, futbol 11’e 11 oynanır ve sonunda Almanya kazanır. Zor bir gruptayız. Almanya daima ön-eleme gruplarından çıkmayı başarır. Savaşan oyunculardan kurulu bir takımları var. Bu bizim de aynı şekilde karşılık vermemiz gerektiğini gösteriyor. Ben yine de Belçika’yı küçümsememek gerektiğine inanıyorum. Çok yetenekli genç oyunculardan kurulu bir ekip. Avusturya da zaman zaman tehlike arz edebiliyor. Zor bir gruptayız ama ben daima iyimser düşünmeyi tercih ederim.

S: Gerçekten geliştirip daha iyi olmasını sağlayabileceğiniz ‘’Türk’’ stili oyun diye birşey var mı ?

Yoksa siz daha çok kendi oyununu takıma empoze etmeyi seven bir antrenör müsünüz?

Aslına bakarsanız futbol artık daha uluslararası. Daha küresel. Oyun stilleri arasında geçmişteki kadar büyük fark kalmadı. Kulüpler bazında belki bir farktan söz edebiliriz ama ulusal takımlar için bu düşünceyi paylaşamayacağım. Geçmişte ‘tipik’ bir İtalyan stilinden söz edebilirdik mesela.Ya da İngiliz veya Fransız. Bir takımı forma rengine bakmaksızın, sadece oynadığı oyunu izleyerek tanımlayabilirdiniz. Günümüzde ise, bir iki istisna hariç neredeyse tek tip, evrensel bir futbol oynanıyor.Burada daha çok defansif ve kontra-atak üzerine kurulu olan negatif istisnalardan söz ediyorum. Neyse ki günümüzde, bu negatif oyun tarzı sonuç almakta zorlanıyor. Bundan memnun olduğumu söyleyebilirim.

S: Siz genellikle, görece daha zayıf takımları, hem oyun kalitesi hem de sonuç anlamında daha yukarılara taşıyabilen bir menajer olarak biliniyorsunuz. Bunun sırrı nedir ?

Ben de bazı durumlarda başarısızlığı tattım. Fiyaskosuz kariyer olmaz.

Bir sırrım olduğunu söyleyemem. Yeni bir takımın başına geldiğimde, ortamı incelerim. Ne nedir anlamaya çalışırım ve akabinde oyuncudan azami verim alabilmek için takım halinde çok sıkı çalışırız.

Hayatın ve sporun genelinde olduğu gibi, futbolda da bir oyuncu yapabileceğine inandığından daha fazlasına ehil olabilir. Bunu farkedememesinin çeşitli sebepleri olabileceği gibi,bu kendine güven eksiği veya fazlasından kaynaklanıyor da olabilir. Hangi eylem olursa olsun belli bir potansiyel’e sahip her kişi daha yüksek bir performans seviyesine çekilebilir. Kendini yüzde 10 ya da 15 geliştirebilir. Eğer oyuncular sahada ne yapmaları gerektiğini ve takım içindeki görevlerini iyi kavrarlarsa, elinizde işlemeye hazır bir bileşim vardır.

Fakat bu süreci nasıl tetiklersiniz? İşte onu, inanın bilemiyorum.

Ben insanlar ile ‘oynamayı’ severim. Bu tip meydan okumalar hoşuma gider. Bu tabi ki muhattap olduğum insana da bağlıdır biraz. Ne tür bir insanla haşır neşir olduğunuzu kavrayabilmelisiniz. Bir insan olarak, her takım için her şekilde geçerli olacak ‘genel’ bir tavırdan söz etmek mümkün değil.Örneğin ‘bu adam biraz küstah, böyle assolist gibi davranmaya devam ederse kulağını çekmek zorunda kalacağım’ diyebilirsiniz. Bunun yerine, belki de bu kişi kendisinde var olduğunun farkına varamadığı değişik melekelere sahiptir ve siz bunları geliştirmesi için ona yol gösterirsiniz. Bir kişinin işinde en üst seviyeye çıkabilmesi için, önce kendisinin ne olup ne olmadığının farkında olması gerekir. Benim işim bunları analiz etmek ve gerekirse yardımcımın benle aynı fikirde olmayacağını ve bazen bana ‘bu izlediğin yol, yol değil hoca’ diyebileceğini kabul edebilmektir. Bu sürekli akış halinde devam eden bir süreçtir.

S: Bu, şu anlama geliyor diyebilir miyiz ? Sizin gibi genellikle taktiksel geleneği oturmuş takımlarda görev alan teknik direktörler için oyuncu ve teknik ekip arasındaki ilişkileri rayına oturtmak oyunun teknik yönünden daha önceliklidir.

Mevzubahis konu oyunun bir yönüyle hiç ilgilenmemekten ziyade tamamlayıcı olabilmekle ilgili. İşimin teknik kısmını kulüp bazında da milli takım bazında da daha evvel bahsettiğim gelişim arayışı oluşturuyor.Sonuç olarak sen futbolun nasıl oynanması gerektiğini düşünüyorsan, görev aldığın takımın da öyle oynamasını istersin. Benim durumumda bu insanların izlemekten, oyuncuların da oynamaktan keyif aldığı bir oyunu oynamak anlamına geliyor. Neden Barcelona ve Lionel Messi’yi izlerken bu kadar heyecan duyuyoruz? Çünkü o,bu oyunu adeta annesine ‘ben top oynamaya gidiyorum, akşam 8 gibi dönerim’ diyen bir çocuk edasıyla oynuyor. Bir maçta görev alırken stadyumda yüzbin, ekran başındaysa milyonlarca insan olmasına rağmen, bu futbola olan yaklaşımına ve sahadaki tavrında herhangi bir değişikliğe yol açmıyor.

Oyunun dışsal öğeleri tarafından kirlenmemiş. Biz antrenörler bu konuya gerçekten kafa yormalıyız. Bizlerin görevi bir Messi’nin ‘oynayabileceği’ ortamı yaratmak. Bunun yanında doğal olarak taktik ve strateji de büyük önemi haiz. Özellikle de, milli takım bazında. Bir turnuvanın ilk safhasında, tur atlamaya giden yol rakibinizin organizasyonunda varlığını farkettiğiniz bir kusurdan geçiyor olabilir.Bu tip durumlarda kafanız patlayana kadar düşünürsünüz.Kafanızda 2-3 maç sonrasını da oynatırsınız. Sorarsınız ‘nasıl canlarını yakarız ? ’ diye. ‘Akıntıya karşı’ yaptığınız bir hazırlıktır bu.

S:Peki o zaman rakip Barcelona ise nasıl ‘akıntıya karşı’ hazırlanırsınız ?

2009’da Chelsea ile çok yaklaşmıştık değil mi ? O yarı-finalde neler olduğunu hatırladınız mı?(burada kahkahaya boğuluyor). Kazanamamış olmak beni ciddi bir hayal kırıklığına sürüklemişti. Ancak daha sonra, Liverpool’a karşı oynarken duyduğunuz hazzı anımsıyorsunuz. Ve tabi Barcelona’ya karşı. Bunların hepsi sonu kötü biten mükemmel bir serüvenin bölümleriydi. Her zaman en iyi olan takım kazanmaz. Belki de bu yıl Barcelona direğe çarpıp içeri girmek yerine dışarı çıkan bir top yüzünden elenecek. Ama yine de onlar gibi futbol oynayınca, yarı finaller, finallerde yer alırsınız ve bunları kazanamasanız bile bu kadar güzel top oynadığınız için birçok insanı mutlu ettiğinizi bilirsiniz.

S: Şu anki Barcelona takımının İspanyol milli takımından çok daha iyi olduğu görüşüne katılır mısınız ? Şampiyonlar Ligi seviyesindeki kulüp futbolunun, dünya kupalarında izleme şansı bulduğumuz futboldan çok daha üstün olduğu hissine kapılmıyor musunuz ?

Ben bu tip olayları günün şartlarına göre yorumlamak gerektiğine inanırım. Şu anda, günümüzde Barcelona’nın öncü olduğu bir gerçek. Tıpkı bir zamanlar Arsenal’in olduğu gibi. Geçmişte ulusal takımlar kulüpler dahil herkesin peşinden gittiği bir ‘kalite standardı’ belirlerdi. Michel Platini’nin Fransa’sını düşünüyorum da çok, çok göz alıcıydı. 96-98 arası benim yönetimimdeki Hollanda takımında da Euro 96’daki başarısızlık sonrası bir çok şeyi değiştirme şansı bulmuştuk.

S:Johan Cruyff’tan beri Hollandalıların Barcelona’nun futboluna kattıkları sebebiyle bu takımın oynadığı oyuna bir yakınlık hissediyor musunuz ?

Kesinlikle. Biz Hollandalılar bu şekilde oynamaya bayılırız. 1960’ların sonlarında bile, önde basmayı severdik. Topu rakip yarı alana taşımak konusunda son derece agresiftik.Bu riskli bir yaklaşım aslında. Bu sevda yüzünden zaman zaman maç kaybedebilirsiniz. Ama son tahlilde başarılı bir yöntemdir. Barcelona da, o zamanki Hollanda takımının başarılı olduğu kadar başarılı. Bu futbol için oldukça iyi birşey.

Sunday, September 25, 2011

Arsenal-Bolton 24 Eylül 2011



Şu aralar Arsenal maçlarını özellikle takip etmeye gayret gösteriyorum. Bu kulüpte yaşanan değişimin nasıl sonuçlanacağı üzerine kafa yormak hoşuma gidiyor. Bolton maçını da bu sebeple oturup izledim. Özellikle ilk yarıda, senelerdir izlemeye alıştığımız Arsenal yoktu sanki sahada. Sürekli bol pas yaparak rakip sahaya yerleşmeye çalışan(ve bunu biraz abarttıkları için de zaman zaman eleştirilen) takımdan uzak bir görüntüdeydiler. Duran topları savunurken ya da kademe yaparak oyunu kitlemede o kadar başarısızlar ki, oyun içinde yarattıkları gol fırsatlarını mutlaka kullanmak zorundalar aslında.

Yine bir duran toptan maçın 2. dakikasında ciddi problem yaşadılar ama Szcezny’nin refleksleri bunun önüne geçti. En büyük sıkıntısı önde götürdüğü maçlarda skora sahip çıkamamak Gunners’ın. Dünkü maçta da Wheater 55. dakikada atılmasaydı durumun farklı olacağını kimse iddia edemez herhalde.

Arsenal taraftarı kısır geçen ilk yarıdan sonra ‘acaba kim sahneye çıkacak ?’ diye bekleşirken ‘yeni kaptan’ Van Persie biraz daha rahat nefes almalarını sağlamakla kalmadı, daha sonra 71’de kulübü için 100. golünü de attı. Mevcut kadronun en kıdemli oyuncusu olan Hollandalının da yine ‘başarısız’ geçecek bir sezonun ardından Clichy ve Nasri gibi sözleşme sıkıntısına düşerek firar etme riski için bir an önce önlem almalı Arsenal yönetimi. Zira o bu kadronun tartışmasız en ‘established’ oyuncusu. Yenilerden Arteta ise, zaman içinde takımın yaratıcılık için ayağına bakabileceği bir oyuncu olacağının sinyallerini veriyor şimdiden.

Bu arada Bolton sol beki Paul Robinson karşısında ‘maden’ bulan Walcott da çok aktif gözüktü ama bu karşılaşmada da son hareketlerde genellikle olduğu gibi sıkıntı yaşadı bizim hemşehri. 2. yarıda da karşı karşıya bir pozisyonda çok erken topa vurdu ve golü yapamadı. Sezon başında ‘forvet oynamak istiyorum yoksa sadece hızlı bir oyuncu olarak anılmak zorunda kalacağım’ diye dert yanan bir oyuncu ayağına gelen şansları değerlendirirken daha net olmalı.

Çok beğendiğim Jack Wilshire’ın da Noel’e kadar sahaya çıkamayacağı anlaşıldı. Bileğinden ameliyat olması gerekiyormuş.

Arsene ve evlatları, yeni açtıkları sayfada düşe kalka ilerlemeye devam ediyorlar..2 maçta 2 clean sheet de onlar için olumu bir ayrıntı.

Saturday, September 24, 2011

Bolton

Daha geçenlerde 'Bolton da iyice PL takımı oldu, kaç senedir varlar. Kadrosu da fena değil' diyordum. Adamlar gün itibariyle sonuncu. Kimseye maşallah denmiyor canım.

5 aydır sakat olan Holden bir 6 ay daha yokmuş bu arada. Bu Tuncay'da mı bi uğursuzluk var nedir ?

£35m'luk Küfe


Geçtiğimiz ocak ayında Anfield'a geldiğinden beri oyunundan çok fiyatıyla kendinden bahsettiriyor Carroll. Gillett ve Hicks sonrası gelen yeni yönetim'in yatırımdan kaçınmaması ve Torres'i 50 milyona başkente 'gazlamış' olmanın verdiği rahatlıkla £35m saydılar onun için Newcastle'a. Benim şahsi fikrim bu fiyatın kesinlikle makul olmadığı yönünde ancak Yeltsin ürünü Rus oligarklar ve petrodolar şeyhleri piyasayı bu hale getirdi maalesef. World class olma potansiyeline sahip İngiliz oyuncuların enderliği de bu fiyatı oluşturan faktörlerden biri pek tabii.

Geçen sezon attığı birkaç 'wondergoal' hariç pek bi numarasını göremediğimiz bu oyuncuyu yargılamak için henüz çok erken. Liverpool'a imza attığında 'her sene 15 gol atsa fiyatı konusunda kimse sesini çıkartmaz' demiştim soranlara. Zira hala aynı şekilde düşünmeme rağmen Dalglish'in oyunculuk zamanında saha içinde bir parçası olduğu, şu anda da kulübe de takımına benimsetmeye çabaladığı 'pass and move' oyununa en azından şu an için pek uyum sağlayamadığı ortada bu 'Geordie'nin. İskoç menajer'in takımından beklediği yüksek tempoda sürekli pres ve hareketlilik gerektiren oyuna takımın geri kalanıyla birlikte uyum sağlaması en iyi ihtimalle biraz vakit alacaktır.

Jose Enrique ve Downing gibi oyuna genişlik kazandırabilen oyuncuların yapacakları kenar ortaları suretiyle Carroll'dan daha çok yararlanabilmek için kadroya katıldığı düşünülürse bu sistemin şimdilik bu 191 cm'lik dev olmadan daha iyi çalışıyor olması Dalglish için ciddi bir baş ağrısı. Bu değerlendirmeyi geçen sezon sonunda ve bu sezon başındaki Bolton maçında Kuyt-Suarez ikilisini birlikte oynarken gördükten sonra yapıyorum.

Basında sürekli yazılıp çizilen Carroll'ın alkolik olduğu yönündeki haberlerin üstüne, bir de '35 milyon saydığın adamı nasıl kenarda oturtursun' muhabbeti yapılıyor ki evlere şenlik. Dalglish böyle bir soru karşısında 'ne yani? o zaman bu mantıkla Bosman'la bedavaya aldığımız oyuncuyu oynatırsam da niye oynatıyosun bu herif dandik diye sormalısınız' demiş ve bence de son derece haklı

Bütün bunlara rağmen 4.lük için verecekleri mücadelede Liverpool'un Carroll'a çok ihtiyacı olacağını düşünüyorum.

Friday, September 23, 2011

England Number 4


Manchester'ın kırmızı tarafına 2007'de dahil oldu Hargreaves. Yine de o kadar uzun yıllar basında 'geldi gelecek' dediler ki formayı giymeden 'Red Army'e dahil olmuş bir adamdı benim için. United ile olan CM serüvenlerimin de vazgeçilmezlerindendi ona verdiğim 4 numaralı formayla. O kadar uzun süre sahada göremedik ki onu, hakkında hatırladıklarım epey sınırlı diyebilirim. Portekizdeki 2004 Avrupa Şampiyonası'nın İngiltere adına en iyi oyuncusu olduğunu hatırlıyorum mesela hayal meyal. Sonra Craven Cottage'da attığı frikik golü var. En akılda kalanı ise bana verdiği şaşkınlıktan olsa gerek, Chelsea ile oynanan 2008 CL finalinde maça sağ açıkta başlamasıydı.

OT'deki ilk yılında 57 maçın 34üne çıktıktan sonra, son 3 yıldır topa vurmayı unutmuş bu mülayim mizaçlı delikanlı, geçen haziranda sözleşmesi sona erince United tarafından serbest bırakıldı. Bir süre yaptığı antrenmanları Youtube'dan yayınlamak suretiyle kulüp aradıktan sonra, Manchester'in mavi kısmı tarafından 1 yıllık bir kontratla biraz da gıcıklığına kadroya dahil edildi.

Bu hafta içinde City'nin Birmingham ile yaptığı Mickey Mouse Cup maçında 57 dakika sahada kalıp bir de gol attı. Maçtan sonra da kısmi bir geri dönüş yapabilmiş olmanın verdiği özgüvenle eski kulübüne çakmaya başladı. Yaptığı suçlamalar öyle kolayca geçiştirilecek türden değil. United sağlık ekibini kendisini 'kobay' olarak kullanmakla suçluyor. Bu hususta bir kanıtı olmadığı halde kronik diz sakatlığı için uyguladıkları iğne tedavisinin az daha futbol hayatını bitirdiğinden bahsediyor.

Geçtiğimiz sezon 5 dakika içinde oyundan çıkmak zorunda kaldığı Wolves maçı öncesi teknik ekibe diz altı kaslarında yırtık olduğunu söylese bile oynaması yönünde telkin aldığını, kendisinin de bu durumda 'oynarım ama depar atmam' diye düşünüp sahaya çıktığından bahsediyor. 'O gün sahaya çıkmayı reddetseydim oynamak istemiyorum zannederlerdi' diyor. Belki de haksız değil. '5. dakika bitmeden kenara gelirken komik duruma düşmemek için topallamamaya büyük özen gösterdim' diyor acı bir şekilde.

Yine de sıkıntılı da olsa Old Trafford'da geride bıraktığı yılları küskünlükle anmamaya gayret etmiş The Guardian'a verdiği röportajda. 'United, Barça ve RM ile dünyanın en büyük kulüplerinden biri, oradaki başarıya daha çok katkı sağlayamadığım için üzgünüm' diyor.

2004 yılında Portekizde Formasını giyerken göz doldurduğu İngiltere için oynama fikrine gelince; 'tabi ki isterim ama geçirdiğim 3 yıl sonunda artık sadece yaşadığım ana odaklanmak istiyorum' diye düşünüyor haklı olarak.

Her zaman çok beğendiğim bu oyuncunun bir an önce %100'üne dönmesi (City formasıyla olsa bile) tek temennim.

Thursday, September 22, 2011

Reyiz

Cesc-Messi-Barcelona


Öncelikle maçın sadece ikinci devresini izleme şansı bulduğumu belirteyim. Ekrana bakıp kadroları anlamaya çalışırken Barça’nın sağ kenarında(Doğal olarak Valencia’nın sol kenarı oluyor) 4 bek oyuncusu(Alba, Mathieu,Adriano ve Alves) gorunce biraz şaşırdım.Bu herhalde Emery tarafından Alves’i kontrol etme amaçlı uygulanan bir stratejiydi ve kısmen başarılı olduğunu da söyleyebiliriz.

2. yarı boyunca Barcelona alışğımız top hakimiyetini sahaya yansıttı ve sahanın tamamını kullanmaya çalıştı.Puyol çıkıp Thiago girince, Natural DC’i olmayan bir takım izledik. Bu 3’lü savunma sevdası da herhalde Cesc’e yer açma isteğinden doğdu.Busquets top Barçada iken ortasahadaydı, rakipteyken ise arkadaki Mascherano, Alves ve Abidal üçlüsünün arasına girdi(Busquets Barça’nın görünmeyen kahramanlarından bu arada, tıpkı bir metronom gibi kısa al-verlerle temponun ayarlanmasında rolü çok önemli).

Buna cevaben Emery Busquets’in oyuna katılmasını engelleme niyetiyle bir yardımcı forvet olan Jonas’ı oyuna aldı ama bu oyuncunun görevini tam olarak yerine getirdiğini söyleyemeyiz çünkü Katalanlar alışğımız ‘’posession football’’u oynamakta zorlanmadı. Alves’in DC-DR karışımı bir pozisyonda kaldığını gören Emery,yorulan Mathieu’nun yerine Piatti’yi alarak kazanmaya yönelik bir hamle yapsa da Arjantinli kanat oyuncusunun aldığı fauller dışında bir etki etmesi mümkün olmadı.Ev sahibi iyice yorulup topu kovalamaktan bıkınca, Barça’nın kalabalık ortasahasının da verdiği rahatlık ile Messi(her ne kadar pek gününde olmasa da) ara pasları denemeye başladı ve sonunda Fab’e golunu attırdı.Bu rolde oynadığı sürece Fabregas bu yıl çok gol atacaktır.Kendisi İspanyolların ‘’llegada’’ dediği doğru zamanlı ceza sahası koşularını çok verimli yapıyor, zaten golü de bu şekilde geldi.Valencia maçına kadar Messi ile birlikte Barça’nın attığı 24 golün 23’ünde katkı sahibi olması da bu görüşü geçerli kılıyor. Daha önce 3 yıl Barcelona altyapısında birlikte oynamış bu ikili saha dışında da iyi bir ilişkiye sahipler.

Sonuç olarak Emery üzerine düşeni fazlasıyla yaptı ve taktiksel anlamda Barça’yı iyi analiz etmiş olduğunu gösterdi. Yine de takımın’ın yorgunluğu ve Messi-Fab ikilisi potansiyel galibiyetine engel oldu. Herkesin RM-Barça ve diğerleri arasındaki devasa uçurumdan bahsettiği günlerde bu ikilinin yaptığı ardı ardına puan kayıpları da kaderin cilvesi olsa gerek. Barça tartışmasız topa en hakim ve sahayı en iyi kullanan takım, göze çok hoş gelen bir futbol oynayıp rakibi perişan edebiliyorlar ancak yine de defansta kısmen kırılganlar ve duran toplarda sıkıntı yaşayabilirler.

Dipnot:Ne olursa olsun bence Arsenal forması Fabregas’a daha çok yakışıyordu.

Wednesday, September 21, 2011

Biancoazzurri


Bulunduğumuz hafta içinde ‘’bir Trabzon yapıp’’ Inter’i yenen Novara’dan bahsedeceğim bu sefer. Birkaç haftadır üzerine yazacak konu bulmaya çalışırken listeme koymuştum aslında Michel Platini’nin atalarının diyarının takımını ancak Inter galibiyeti sonrası biraz öne almak farz oldu.

1956’dan beri Serie A’dan uzak kalmış bir kulüp Novara. Son iki sezonda iki defa bir üst lige terfi hakkı kazandılar (İtalya tarihinde bunu beceren 17. kulüp oldular) ve bu sene şanslarını 50 küsür yıl sonra bir kez daha en üst seviyede deneyecekler. Inter’e de iki gol atan Juventus çıkışlı Marco Rigoni en öne çıkan oyuncuları.Zamanında Zidane ve Del Piero ile antrenmana çıkma şansı yakalamış 80 doğumlu bir oyuncu.

‘’Sağlıklı Büyüme’’

Novara için değişim 2006 yılında başladı. Toplamda yıllık 225 milyon Euro cirolu bir kaç özel kliniğin sahibi olan Massimo De Salvo artık endüstriyel futbolun sonucu olan alıştığımız ‘’Sugar Daddy’’ kulüp sahiplerinden değil. Kulübe yaptığı ilk yatırımın 7 milyon Euro bedel karşılığında kurulmuş 4 doğal ve 2 suni çim saha, yüzme havuzu, restoran, konferans salonu ve ofisler barındıran bir tesis olduğunu söylemem sanırım yeterince açıklayıcı olacaktır.

Novara’nın bölgenin en çok yağış alan yerlerinden biri olması sebebiyle stadyumlarındaki çimi ‘’ güçlendirilmiş’’ suni çimle değiştirmeleri de radikal olarak tanımlanabilecek atılımlardan birisi. Geçen yıl Bologna ve Genoa gibi ekiplerin sahalarında oynadıkları maçların hava muhalefeti sebebiyle iptal veya berbat olduğunu ancak Novara’nın bu durumdan hiç etkilenmediğini de ekleyeyim. Ayrıca suni çim tercihi sayesinde son 2 sezonda evlerinde yaptıkları 40 maçın yalnızca 2'sini kaybetmişler.

‘’İş bilenin, kılıç kuşananın’’

Başarının filizleneceği ortamı hazırlayıp kalan herşeyi teknik ekibe bırakan bir başkan profili çiziyor De Salvo. Takımı kurma görevini eski Juventus scout’u Pasquale Sensibile’ye bırakmış (Sensibile 2011 yazında Sampdoria’daki kurtarma çalışmalarına katılmak üzere gemiyi terketti). O da alt liglerden veya Güney Amerika’dan makul fiyatlı oyuncuları bir araya getirmiş. Alt liglerden keşfedilip alınan Cristian Bertani şu an takımın en golcü ismi. Geçen sezonki Play-off faslında attığı frikik golü ile Serie A kapısını aralayan Pablo Andres Gonzalez ise Arjantin 2. Liginden bulunup getirilmiş. Zaten geçtiğimiz yaz döneminde de Palermo tarafından kapılmış bir oyuncu.

Takımın başına 2009 yılında, daha evvel çalıştırdığı 4 kulüpten de kovulan Attilio Tesser’i getiren de yine Sensibile. Bu sezon kulübün başındaki 3. yılına gireceğini düşünürsek Serie A’nın en uzun ömürlü TD’ü olacak kendisi. Kendi kariyerini de son 2 yıldır üstüste gelen terfilerle kurtardığını söyleyebiliriz.

Birbirlerini iyi tanıyan ve başardıkları herşeyi birliktelik duygusuyla yapan bir takım görüntüsündeler ve bu yılda ‘’Cesena’’ örneğini iyi incelemiş olacaklar ki onları Serie A’ya taşıyan ekiple yola devam kararı aldılar. Yeni transfer olarak CM oyunlarının birinde çok iyi oynayan ama bunu dışında hakkında pek fikir sahibi olmadığım Catania’lı Takayuki Morimoto’yu gösterebiliriz.

Başkanın Takımı

Platininin de bu sezon bir maçlarına konuk olmak istediğini belirtmesinin ardından hemen davetiye yollamışlar ve şu anda beklemedeler.

Doğru harcama ve planlamanın getireceği başarıyı bize göstermesi açısından Novara örneğinin önem arz ettiğini ve dikkatle takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

(Yazıyı yazarken Novara mağlubiyeti sonrası Inter’in Gasperiniyi kovduğunu da belirtelim)


Arsen(e)al


Üniversite’nin ikinci yılındaydı sanırım. Chelsea ve Arsenal arasında oynanan League Cup finalini ‘’Maviler’’ kazanmıştı ama yine de çoluk çocuktan kurulu Arsenal takımı oyunuyla herkesi oldukça etkilemişti.Sınıfımdaki Goonerlardan Dave Manners’a ‘’Arsenalin geleceği parlak’’ dediğimi anımsıyorum. O gün bugündür ‘’geleceği parlak’’ deyip durduğumuz Gunners için acaba o gelecek ne zaman gelecek? diye düşünmekten kendimi alamıyorum artık. Hayır hayır ‘’Wenger’i sorgulamaya başlayanlardan değilim kesinlikle.Evet, Arsenal son bir kaç senedir bir gelişme gösteremiyor ve gerçekten ligi kazanmayı hakketmiyor bu doğru. Yine de Arsene Wenger rakiplerine oranla mütevazı bir bütçeyle (bu biraz da kendi elisıkılığına bağlı tabi) çok uzun zamandır ilk 4’ün altına düşmüyor.

Tarafsız futbolseverlerin de gözlemlediğim kadarıyla birçoğu Arsenal’i akıcı ve organize futbol oynama isteği dolayısıyla takdir ve takip ediyor. Gooners bu imajını ve statüsünü şüphesiz Wenger’e borçlu. Zaten takım taraftarının çoğunluğu da bu takımı, kupa pahasına bile olsa Fransız’ın halefi George Graham’ın ‘’1-0 to the Arsenal’’ dönemine tercih edeceğini söylüyor.

Şu bir gerçek ki, son kupasını 2005 yılında kazanan bir takım var ortada. Bu ister istemez çatlak sesler çıkmasına yol açıyor. Arsenal, bu kadar göze hoş gelen futbol oynamaya , oyundan zevk almaya çalışırken bir türlü birşeyler kazanamayınca oyuncularında oluşacak güven eksikliğine ve sarfettikleri eforun boşa gittiği hissine kapılmaları kaçınılmaz. Soğukkanlılık ve güven başarıyla gelir. Geçen sene Chelsea’ye karşı 3-0 öne geçtiklerinde maç 3-1'e gelince yaşadıkları paniği hatırlıyorum da içler acısıydı.

Wenger hiç hata yapmadı demek de abes olur tabi. Mesela ‘’Abbas’’ modundaki Cesc’i elden çıkarmak için elini daha çabuk tutabilirdi. Bekleyerek fiyatı yukarı çekebileceğini düşündü belki de ama sonuç olarak oyuncuyu şu anki piyasa değerinin(Andy Carrol Liverpool'a 35 milyona mal oldu) altında bir ücret karşılığında bırakmak zorunda kaldı.O iş uzayınca diğer transferler de son güne kaldı ve adaptasyon vs. Derken Gooners PL’de bu sezon oynadığı 5 maçta 14 gol yedi(4-3lük Blackburn deplasmanında Santos’un Yakubu’yu ofsayttan çıkarması yeni gelenlerin çektiği iletişim zorluğuna bir örnek).

Son bir kaç yıldır kilit oyuncularının önemli maçlarda sakat olmasına(geçen sezon RvP,Cesc,Vermaelen) engel olamayan takımın bu soruna da çabucak bir çözüm bulması art.

Takıma bir çırpıda katılan son dakika transferlerinin uyum sağlaması ve bu takımda oynadıkları bölgelerin en kabiliyetli oyuncuları olan Vermaelen ve Wilshire’in da geri dönüşüyle Arsenal, güç anlamında muadili olan Liverpool ve Spurs ile 4.lük için kapışacak duruma gelecektir.


Dipnot: Tarih bu öngörümü yalanlıyor ama ne yapalım yazdık bir kere, o yüzden arkasında duracağım. Zira Arsenal en son 1963/64 sezonunda lige bu kadar kötü bir başlangıç yaptı ve 5 maç sonunda 19 gol yerken o sezonu 8. sırada bitirdi.

Monday, September 19, 2011

Man United-CFC 18.09.2011

Maçtan önce dua ediş şekli yüzünden acaba Chicharito imana mı geldi diye sordum kendi kendime.Sonra araştırdım ve öğrendim ki Katolikler de ellerine yukarı doğru açarak dua ediyormuş.

İki şampiyonluk adayı arasında geçen maç, herhalde atılanlardan çok kaçan goller ile hatırlanacak. Şöyle ki, Chelsea’nin Abramovich’ten önce varolmadığı tezini savunanlar, Torres’in De Gea’yı çalımladıktan sonra kaçırdığı gol için ‘’Chelsea’nin 8 yıllık tarihindeki en kötü ıska’’ ifadesini kullandı (Sir Alex maç sonu röportajında kendisine bu ıskayla ilgili bir soru geldiğinde, herkese Forlan’ın United formasıyla kaçırdığı şu golü hatırlattı ).


2 sezon önce Vidic’i ‘’ağlatan’’ oyuncudan eser yoktu sahada.Yine de maçın tamamını izlemiş biri olarak, ‘’El nino’’ günlerinin çok uzak olmadığını düşündüm. Genellikle doğru yerde ve zamanda bulunması önemli bir gelişmeydi. Liverpool’daki üstün form grafiğini biraz da Gerrard ve Xabi Alonso gibi oyuncuların koşuyoluna attığı ‘’olağanüstü’’ ara pasları ve buluşmak için can attığı alçak ortalara borçluydu Torres. Dünkü maçta da attığı tek golü böyle bir pas sonucu atmış olması tesadüf değil. Sahanın iki ucunda oynayan oyuncular için kendine güvenin diğer bölge oyuncularına nazaran daha önemli olduğunu vurgulamalıyım. Zamanla içinde debelendiği güven bunalımını da aşarak yavaş yavaş toparlanacaktır (çok ciddi bir diz sakatlığı geçirdiğini ve bunun da bir ölçüde hızından birşeyler alıp götürmüş olduğunu gözardı etmeyelim).United’in üstün bitiriciliği ve biraz da hakem beceriksizliği yüzünden skorbord aksini iddia etse de, Chelsea’nin dünkü çabuk kısa paslara dayalı oyunu beni heyecanlandırdı.Bu pas trafiği ne kadar hızlanırsa Torres’in peformansı da buna doğru orantılı olarak artacaktır. CFC’den çok hazzetmesem de Torres gibi bir oyuncunun PL’in fiziken oldukça talepkar bir lig olduğunu kabullenip bir kaçış yoluna gitmesini(bkz. Arjen Robben) bir futbolsever olarak asla istemem. Tabii bu değerlendirmeler Torres'in Scouserlar tarafından lanetlendiği tezi gözardı edilerek yapılmıştır :)


Maça dönersek, iyi bir takım olma yolunda ufak eksikliklere rağmen uygun adım ilerleyen bir oyuncu topluluğu olarak değerlendiriyorum CFC’i . İlk yarıda da bir çok şut attılar kaleye (Lampard bir iki pozisyon dışında ekranda pek gözükmedi). Yine de ikinci yarı gelen Anelka-Lampard değişikliği sonrasında tercih edilen Mata’nın Torres in arkasında ortada bulunduğu, Anelka ve Sturridge in kenarlardan desteklediği 4-2-3-1'imsi göze hoş gözüktü. Yaptığı(ya da teşebbüs ettiği) bilek hareketlerine bakılırsa Brezilya futboluna ilgi duyduğunu düşündüren Sturridge tutuk gözüktü, yine de rotasyonda kullanılarak fayda sağlanacağını düşündüğüm bir oyuncu.AVB ilk 45 dakika sonunda cesur bir tercihle, yapılması gerekeni yaptı ve ‘’dökülen’’ Lampard’ı oyundan çıkardı.


Burada Lamparda da değinmek istiyorum. Artık 33 yaşına gelen ve eski enerjisini sahaya yansıtmakta zorlanan oyuncu sanırım artık Scholes ve Keane’in yaptığı gibi oyununu yaşına adapte etmeli.Bence artık ondan eskiden olduğu gibi orta sahadan yılda 20 gol atmasını beklemek insafsızca olur.Artık daha geriden paslarıyla var olan bir oyuncuya evrilmesi bu seviyede kariyerini uzatabilmesine imkan sağlayacaktır.Özellikle ilk yarıyı izlerken Modric’in şu CFC’e gerçekten cuk oturacağını da düşünmedim değil.

Yıllardır topu Drogba’ya yollayıp takım arkadaşlarını oyuna sokmasını bekleyen Chelsea, AVB’nin mantalitesine alıştıkça güzel futbolun yanısıra sonuç almaya da başlayacak diye düşünüyorum. Oyuncuları kale önünde biraz daha becerikli ve soğukkanlı olsa bu maçta bile skorun farklı olması gayet mümkündü.


Geri dörtlüyü koruyacak oyuncu için tercihini Meireless’ten yana kullandı AVB.Kendisini eleştirebileceğim tek nokta bu olabilir. Pas menzilinin daha uzun olması sebebiyle Mikel’in bu maçta daha verimli olabileceğini düşündüm.

Manchester tarafına gelirsek;

İlk 11’ine bakıldığında düz 4-4-2 oynuyor gibi gözükse de, Rooney’nin orta sahaya yaklaşması ve Nani ile Ashley Young’ın rakip kale çizgisine doğru ilerleyerek oyuna genişlik katma isteği sebebiyle daha çok 4-2-3-1 gibi bir dizilişle maça çıktı United. Kanat oyuncularının geriden veya ortasahadan gelen uzun paslarla CFC bekleriyle başbaşa kalması da Londra takımını fazlasıyla sıkıntıya soktu. Ashley Cole United’in Portekizli ‘’wide’’ oyuncularından çektiği kadar kimseden çekmedi herhalde. Phil Jones'dan da bahsetmemek olmaz. Rooney'nin golünde topu getirişi, Terry'i zorlayarak pozisyonu yaratması müthişti.Asli görevi olan defansı yaparkenki farkındalığı ise gerçekten etkileyiciydi.


İlk 4 maçında 18 gol atan bir takım vardı sahada. Zaman zaman umursamaz bir görüntü çizdiler(bkz Anderson’un göz göre göre Torres’in önüne bıraktığı top).Bu onlara pahalıya mal olabilirdi. Hücüma çıkarken gereksiz top kayıpları yaptılar. Yine de tam bir takım görüntüsündeler. Yaptıkları kademe, paslı oyunlarındaki akıcılık, konsantrasyonları ve takım oyunları takdire şayan. En iyi futbollarını oynamak zorunda kalmadan Arsenal ve Chelsea’ye toplamda 11 gol attılar ve özellikle Chelsea maçında gerekseydi vites de yükseltebilirlerdi gibi geldi bana.United’in Chelsea’yi üstüste 4. kez yendiğini de hatırlatalım.

De Gea şu ana kadar oynadığı maçlarda dört ayak üstüne düşse de (hakkaten panter mi bu çocuk yoksa) heyecanlı ve tedirgin oluşu kendini gösteriyor. Yan topları ‘’çıkıp alma’’ içgüdüsü kendisinde var ama Premier Lig’de her top geldiği lige oranla çok daha değerli. Buna alışması biraz zaman alacaktır. Smalling'in golüyle ilgili de şunu düşünmeden edemedim.Acaba savunulan bir frikik esnasında bir oyuncu hem marke etmekle yükümlü olduğu oyuncuya hakim olup hem de ofsayt çizgisini koruyabilir mi ?

Maç içindeki ilginç enstantanelerden biri de bir Utd kornerinde pozisyon almaya çalışırken Chelsea’liler tarafından ‘’Hamburger’’ yapılan Chicharito idi. Çocuğu burger yapmakla kalmadılar bir de sakatladılar, sanırım 2-3 hafta oynayamayacakmış. Belki bu United için hayırlı olur. SAF uzun sürecek sezon içerisinde Berbatov’dan da faydalanmak zorunda kalacağını kabullenerek onu da küstürmeden biraz süre vermeli. Bulgar ‘’dahi’’ ayağına gelen 14 topun birini bile kaptırmadan oynadı aldığı kısıtlı sürede. (Chicharito ve Cole’un posizyonda faul top oyundan çıktıktan sonra geldiği için sanırım penaltı verilmedi ama bu kararı tam olarak anlamlandırabildiğimi söyleyemem)

Maç sonunda SAF'in ''basketbol maçı gibi'' tanımlaması herşeyin özeti gibiydi.


Sonuç olarak Torres’in akılalmaz ıskası ve skora rağmen ,Villas-Boas’a sabredildiği sürece CFC’nin geleceğininin parlak olduğunu düşünüyorum. Şu anda çok daha önce başlatmış olmaları gereken bir geçiş sürecini yaşıyorlar ve bunu bugünden yarına gerçekleştirebilmek basit değil.


Maçtan Notlar:

-Manchester United bu sezon her 3 şutundan 1'inde yani % 30 gibi bir oranla gol buluyor. EPL ortalaması 1/9 yani % 11

-PL tarihinin Old Trafford’da rakip takım için en çok gol atan oyuncusu 3 gol ile Torres

-Bu sezon OT’e gelen her deplasman takımı kaleye en az 20 şut çekti. Önceki sezonlarda bunu becerebilen sadece 2 takım olmuş. Bu United için dikkat edilmesi gereken bir husus olabilir. Tabii rakip takım oyuncularının Community Shield’da Dzeko’nun uzaktan attığı gol sonrası De Gea’yı ‘’maden’’ sanmaları da bunda önemli etken olmuştur mutlaka. Bu onu 28 kurtarışla lig’in en meşgul kalecisi yaptı.

-Wayne Rooney ilk 5 PL maçında en az 9 gol atan ilk oyuncu oldu.

-Rooney’nin penaltı tekniğindeki Terry ve Beckham etkisi gözlerden kaçmadı(!)

- Ronaldo ile karşılaştırılması abesle iştigal olsa bile ‘’zırlamak’’ yerine oynamaya ağırlık vermiş bir Nani’yi izlemek eminim herkes için heyecan vericidir.



Dipnot: Maç izlenimlerim ekranda gördüklerimle sınırlı olduğu için daha detaylı bir değerlendirme yapamıyorum .

Sunday, September 18, 2011

Jimmy Hogan


Her alanda olduğu gibi Futbolseverler arasında da ''en''ler sıralaması yapma eğilimi oldukça yaygındır. Örneğin ''Gelmiş geçmiş en iyi futbolcu kimdir ?'' sorusuna, yıllardır herkesin benimseyeceği bir cevap bulunamıyor.

En iyi futbolcuyu seçme adına süren rekabet, yıllardır Pele ve Maradona arasında geçse de, son dönemde Barcelona fırtınasının etkisiyle, oynadığı her Barça maçındaki mükemmeliği;Lionel Messi'nin de bu ikiliyle birlikte yarışın içine girmiş olduğunu gösteriyor.

Aynı rekabet şüphesiz ''gelmiş geçmiş en iyi teknik direktör'' kategorisinde de sürüyor. Burada da farklı oyun türlerinin tutkunları, farklı kriterlere göre kendilerince ''en büyük''ü seçmeye çalışıyorlar. Kimi 1986'dan beri çalıştırdığı Manchester United'da heyecanından hiçbirşey kaybetmeden, kupa koleksiyonu yapmaya son hızla devam eden, Sir Alex'i seçiyor. Kulübüyle birlikte büyüyen bu deha'ya, çalıştığı ülkede gördüğü saygıya şahit olduktan sonra hayranlığım bir kaç kat daha arttı.

Üniversitedeyken futbolla ilgili tüm hocalarım, tuttuğu takım fark etmeksizin bu kanıyı desteklerlerdi. ''Ada''da ona karşı rakip takım taraftarı arasında sevgiden pek bahsedemeyiz ama saygı hususunda sıkıntı çekmediği kesindir.

Kimi de yarıştığı rakiplere göre –henüz- hayli kısa bir kariyere sahip olsa da, şimdiden şampiyonluk tatmadığı takım kalmayan (hal-i hazırda çalıştırdığı takım Real Madrid hariç) '' Special One'ı '' enler sıralamasında üstlere yerleştiriyor.

Futbol tarihiyle biraz ilgilenenler üst üste efsane Rijkaard,Gullit, Van Basten üçlüsüyle ''Kupa 1'' görme başarısı göstermiş olan, İtalyan Arrigo Sacchi'den yana kullanıyorlar tercihlerini. Bazen de tamamen farklı bir siyasi ideoloji ve ortam'ın ürünü olan, mühendis teknik direktör Valeriy Lobanovskiy'i.


Sanırım yeterince uzattım. Bu post'ta bazılarınca hiç duyulmamış, bu nedenle engin(!) ''en iyi hoca tartışmalarında'' hakettiği yeri pek alamayan, Jimmy Hogan'dan bahsedeceğim.

Çok ciddi kupa zaferleri olmasa da, kıta Avrupasının önemli kısmına ''pozitif futbol''u gösteren bir insandan bahsediyoruz. İngilizler'in uzun süredir adım adım yaklaşmasına rağmen bir türlü anlamak istemedikleri, artık dünya futbolunun en iyisi olmadıkları gerçeğini kafalarına vuran ilk takım Macar Milli Takımı olmuştu.1953 yılında Wembley'de 6-3 Macaristan lehine sonuçlanan maçtan sonra, Macar Futbol Federasyonu Başkanı Sandor Barcs şunları söylüyordu -''Sizin Jimmy Hogan'ınız eski İskoç stil'ini bize yirmi yıl önce öğretti.Siz ise unutmuşa benziyorsunuz''. Başkan'ın bilmediği; aslında hiç bir zaman öğrenmedikleriydi.. Bu bambaşka bir yazı konusu olabilir, o yüzden şimdilik burada kesip konumuza dönelim.

Çok kişi Nottingham Forest ile kelimenin tam anlamıyla şov yapmış olan Brian Clough için ''İngiltere'nin sahip olamadığı en iyi antrenör'' der.Bu tanım 1934'e kadar ülkesinde kulüp takımı dahi çalıştırma şansı bulamamış olan Hogan için de pekala geçerli olabilir. Kendi değerlerine sahip çıkamama bahtsızlığına düşen tek ülke biz değilmişiz deyip, biraz rahatlamak istesem de Hogan'ın 1882'de doğmuş olduğu gerçeği bu imkanı elimden alıyor.Oyunculuk kariyerinde Fulham ile oynadığı 1908 FA Cup finali dışında önemli başarısı yoktur.Buna karşın Hollanda,Macaristan,Avusturya gibi ülkelere ''top'' oynamayı öğreterek bu açığını fersah fersah kapatmıştır.Oyunculuk kariyerinin sonuna doğru Bolton'la çıktığı bir Hollanda turnesi(o tarihlerde kulüp'lerin diğer ülkelerde tanıtım turlarına çıkmaları çok yaygındı,bunu zamanın ruhuna uygun bir pazarlama hamlesi olarak da değerlendirebiliriz) sonrası bu ülkede kalmaya ve onlara ''oynamayı'' öğretmeye karar vermişti.Birçoklarına göre şu anda Guardiola'nın kendi felsefesi ve Barça'nın tiki-takası ile harmanladığı,herkesi ayakta alkışlatan Cruyff'tan kalma ''Total Futbol''un da büyük, büyük babasıdır.

Hollanda macerası sonrası tam anlamıyla bir antrenörlük tecrübesi yaşamak isteyen Hogan, kapağı Avusturya Futbol Federasyonu başkanı Willy Meisl vasıtasıyla bu ülkeye attı. O sırada patlak veren 1. Dünya Savaşı sırasında, ülkesinin savaşta olduğu devletlerden birinde mahsur kalmış bir ''düşman'' olmuştu artık. Macaristan'ın(O sırada Avusturya-Macaristan İmp. tek bir devletti ) MTK kulübünün İngiliz asbaşkanı Baron Dirstay sayesinde bu kulüpte görev alarak, esir kampına düşmekten kurtuldu. 4 yıllık savaş sürecinde burada çalıştı, 1917 ve 18'de olmak üzere iki lig şampiyonluğu elde etti, ardından da savaşın sona ermesiyle ülkesinin yolunu tuttu.

Bu ülkede geçirdiği zaman zarfında oyuncularına futbolun kısa pas ve sürekli yer değiştirme odaklı oynanınca çok daha etkili olduğunu kanıtladı. Verdiği lecture'larda topla ilk temasın önemine değer verdi, oyuncularına sahada statik olmak yerine her an topu beklerlerse ve ona göre pozisyon alırlarsa rakiplerine oranla zaman kazanabileceklerini öğütledi(o tarihlerde bu tip melekeler henüz genelgeçer kaideler haline gelmemişti).

Topsuz oyunun önemini kavramalarını sağladı.Ne var ki, İngiltereye döndüğünde bu fikirleri kendi Federasyonunun yetkilileriyle paylaştığında, tutuculuk genlerine işlemiş olan İngilizler tarafından aynı ilgiyi görmedi. O tarihlerde yeni olan herşeyi yanlış ilan eden bir kafa yapısı hakimdi ülkesinde. Biraz da ''Büyük Savaş'' boyunca düşman ülkede geçirdiği vakit göz önüne alınarak ''hain'' damgası yedi. Bu talihsizlikten sonra,Birleşik Krallığı bir kez daha terketmesi çok sürmedi ve sırayla İsviçre tekrar Macaristan ve Almanya gibi ülkelerde çalışma hayatını sürdürdü.Savaşın yaralarını sarmaya çabalayan Almanyada birçok kulübü gezdi,konferanslar verdi.Ülke futboluna kendi felsefesini aşıladı.

1930'lara gelindiğinde dönemin Almanya’sındaki siyasi ortam sebebiyle, yeniden Avusturyaya geçti ve burada da Mattias Sindelar önderliğindeki ''Wunderteam''in yapılanmasında rol oynadı.Almanyaya verdiği katkı kısa dönemde pek takdir edilmese de, bu çabasının geri dönüşümünü kendisi görememiş bile olsa, 1974 dünya kupasındaki Alman zaferinin ardından oğluna Alman Federasyonunca yollanan ve onu ''Modern Alman Futbolu''nun babası olarak addeden mektupla biraz olsun almış oldu.

Uzun yıllardır süregelen ''Futbol sanatı'' ve ''Sonuç odaklı futbol '' arasındaki mücadeleyi başlatan adam olarak da nitelendirebiliriz onu.Kariyerini ülkesinde çok da ciddi başarılar yakalayamadan, Fulham ve Aston Villa takımlarında sürdürerek sonlandırmıştır.Belki de yazının başında bahsettiğim ''en büyük hoca'' tartışmalarında bahsinin geçmeme sebebi kendi kulvarında yarışmış olmasıdır. Çok kabarık bir kupa listesi olmasa da, varlığından haberdar olan herkesin günümüzde bile ''pass and move'' odaklı oyun oynamaya çalışan bir takım izlediğinde hakkını teslim etmesi gereken bir adamdır Hogan.