Tuesday, September 27, 2011

Guus Hiddink Röportajı


The Blizzard, bir kaç ünlü futbol gazetecisinin ana akım medyada yer vermekte zorlanacakları konuları işlemek üzere çıkarmaya başladığı bir bağımsız dergi.3 aydan 3 aya çıkıyor ve ‘gönlünden ne koparsa’ sistemiyle abone olabiliyorsunuz(minimum 3 £) . PDF formatında mevcut olduğu gibi dilerseniz basılı kopyasını da alabilirsiniz. Bir göz atmaya değer. İlk sayısına bir Guus Hiddink röportajı koymuşlar. Gerçi röportaj biraz eskide kalmış ama yine de dikkate değer bazı ayrıntılar barındırıyor. Bu röportajı kendim ve potansiyel takipçilerim için Türkçeye çevirdim. İyi okumalar.

Phillipe Auclair (Blizzard) Guus Hiddink Röportajı:

2010, Türk futbolu için pek de olumlu hatırlanacak bir yıl olmayacak şüphesiz.

Ülke, 3. kez uğruna milyonlar harcadığı bir kampanya ile Avrupa Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapmak istediyse de Platini başkanlığındaki UEFA’nın bir oy farkla 2016’daki turnuva organizasyon’unu Fransa’ya vermesine engel olamadı.Bu karar, TFF için beklenmedik bir yenilgi ve teklifin müdafiilerinden, henüz bir sene evvel Chelsea’yi bırakarak Türk Milli Takımı’nın başına geçmiş olan Guus Hiddink için bir hayalkırıklığıydı.

Hollandalı daha evvel 4 ayrı ülkeyle ulusal takım tecrübesi yaşadı.Bunlar sırasıyla, ülkesi Hollanda(Euro 96 çeyrek final ve 98 Dünya Kupası yarı final),Güney Kore(2002 DK yarı final),Avustralya(tarihinde ilk kez 2006 DK’da ikinci tura çıkma başarısını gösterdi) ve Rusyaydı(Euro 2008’de Yarı Final).

Istanbul’da şaşalı bir otelde gerçekleştirdiğimiz bu röportajda, Hiddink ile 1982’de De Graafschap ile başladığı kariyerinde pek az yer kaplayan başarısızlıklardan da söz ettik.Bu başarısızlıkların saha dışı faktörler babında değişkenlik göstermek gibi bir ortak noktada birleşen Fenerbahçe, Real Madrid, Real Betis ve Valencia gibi kulüplerde gelmesi sanırız tesadüf değil. Kariyeri boyunca kazandığı 14 kupa’nın 12si PSV’deyken geldi(bunların 11’i ülke çapındayken,12.si 1988’de kazanılan Şampiyon Kulüpler Kupasıdır).

2008-09 sezonunda Chelsea’nin başındayken Barcelona ile oynadıkları yarı-final 2. maçında gerçekleşen birkaç akılalmaz hakem hatasına kurban gitmeseydi, 13.kupasını toplaması işten bile olmayacaktı.

Yaşanan bu tip birkaç olumsuzluğa rağmen, Hiddink’in neslinin en iyi antrenörlerinden biri olduğu su götürmez bir gerçek.

S: Sizinle ilgilenen birçok kulüp olmasına rağmen, ki Chelsea de bunlardan biriydi. Neden ve nasıl Türkiye’den gelen teknik direktörlük teklifini kabul ettiniz?

Yaşlandıkça( Hollandalı Kasım 2010’da 64 yaşına bastı) kulüp takımı çalıştırmaktan daha çok zevk almaya başladım. Bunun sebebi, takımım ve oyuncularımın yaşamı üzerinde daha direkt bir etkiye sahip olabilmemdi aslında.Sadece oyuncular da değil, izleme ekibi vs. için de aynı şeyi söyleyebilirim. Ulusal takımlarda durum daha farklı, oralarda çok daha yoğun dönemler yaşıyoruz bazen ama oyuncular üzerindeki etkimiz tabi ki daha çok vakit geçirdikleri kulüplerininki kadar sürekli olamıyor.Büyük turnuvaların ufukta gözüktüğü son 4-5 hafta en yoğun geçen dönemler. Bu konuda dürüst olmalıyım, kulüp takımı çalıştırmak, ulusal takıma kıyasla çok daha meşakkatli bir vazife.Biraz daha genç olsam hiç tereddütsüz kulüp takımlarını tercih ederdim ancak yaşım malumunuz.

S: Yani hiçbir zaman, FA Cup zaferinden sonra bile Chelsea’de daha uzun süre görev alma ihtimalini düşünmediniz öyle mi ?

Chelsea’de çalışmak benim için biraz keyfiydi. Orada 5 harika ay geçirdim ancak o dönem kendimi Rusya’ya adamıştım. Chelsea’de beni en çok şaşırtan şey oradaki insanların sıcak ilişkisiydi. Bunu sadece dönemin sportif direktörü Frank Arnesen ile olan yakınlığımdan dolayı değil, kulübün geneline hakim olan havaya bakarak söylüyorum.Oradaki oyuncularımla hala görüşüyorum ve fırsat buldukça onları ziyaret etme fikrini bile değerlendiriyorum. İngiltere’de bayıldığım şeylerden biri de, eğer geçmişte orada çalışmış iseniz (ki orada iyi bir iş çıkardığımı düşünüyorum) sizi her zaman geri döndüğünüzde sevgiyle karşılıyorlar.Başka yerlerdeki gibi ‘’senin burda ne işin var’’ tavrıyla kesinlikle karşılaşmadım.

S: Didier Drogba ile çok iyi bir ilişkiniz vardı, öyle değil mi ?

Yaşınız ilerledikçe, ufkunuz genişliyor. Bir ara Johannesburg’un bölgesi Soweto’da AIDS hakkında farkındalık yaratmaya çabalayan bir dernek olan ‘Educate and Medicate’ için gönüllü olmuştum. Didier de futbolu eğitim amaçlı kullanmak suretiyle aynı organizasyon için Afrikada çaba harcayan insanlardan biriydi. Drogba’nın oralardaki etkisi gerçekten görülmeye değer. İkimizin de futbol’un aslında futboldan çok daha öte bir olgu olduğuna inanışımız bizi yakınlaştırdı.

2002 Dünya Kupası’ndan birkaç ay sonra Güney Kore’ye dönüşümü anımsıyorum. Kuzey ve Güney Kore arasında bir gösteri maçı ayarlanmıştı ve maç son derece diplomatik bir 0-0 beraberlik ile sonuçlanmıştı. Ancak bu kimsenin umurunda değildi. Herkes futbolun birleştirici gücüne odaklanmıştı. Benim ekibimde yer alan bazı elemanların Komünist Kuzey’de onyıllardır görmedikleri akrabaları vardı mesela. Telefonda bile görüşemiyorlardı.Tabi ki salt futbol kendiliğinden hiçbir şeyi çözemez ama bu konuda atılacak adımlara ön ayak olabilir. Nijerya 1960’larda iç savaş ile kaynarken Pele’nin Santos’u orada bir maç yaptı ve ordu kurmayları ‘dün birbirimizi katletiyorduk ama şimdi 3 günlük ateşkes ilan ediyoruz ki ağız tadıyla maçı izleyebilelim’ dediler.Yine de maalesef maçın sona ermesiyle birlikte çatışmalar kaldığı yerden devam etti.

S: Türkiye size diğerlerinin veremeyeceği ne teklif etti?

Birkaç kez TFF temsilcileriyle görüştüm ve oldukça etkilendim, sadece ulusal takım ile dile getirdikleri fikirler yüzünden değil aynı zamanda genel olarak Türk futbolu ile ilgili düşündükleri de beni etkiledi. Bana yaklaşımlarının ciddiyeti buraya imza atmamı sağladı. Bunun üzerine, Valencia deneyimimden önceki sezon olan 90-91 sezonundaki Fenerbahçe maceram sayesinde bu ülkeyi zaten tanıyordum.O zamandan bu zamana Türk futbolunda çok şey değişmiş olsa da insanlardaki tutku yerli yerinde duruyor.Saat sabahın 1’inde halı sahalarda maç yapan bir milletten söz ediyorum.Tam anlamıyla futbol delisi bir ülke Türkiye. Bu tutku bana çok şey ifade ediyor. Türkiye propagandası yapıyor gibi gözükmek istemem ancak, beni buraya çeken şey sadece sunulan fırsatlar değil, insanların bu fırsatlara dört elle sarılmalarını sağlayan hevesleriydi. Buna bayıldım.

S: Kadronuzda yer alan oyuncuların büyük bir kısmı Spor Toto Süper Lig’de oynuyor. Bu, Türkiye’deki bazıları tarafından dezavantaj olarak addediliyor. Siz şahsen, oyuncuarınızın Türkiye liginden olmasını mı tercih edersiniz yoksa yurtdışından mı ?

Her oyuncunun kariyerinde ülkesinde kalması gereken bir dönem vardır mutlaka.

Uygun bir kişiliğe sahipler ise gençlere iyi örnek teşkil edebilirler.

Ama bir oyuncunun ileride daha büyük liglerde oynama sevdasına kapılmasını da anlayabiliyorum. Tabii ki doğru takımı seçmesi kaydıyla.

96-98 arası Hollanda’nın başındayken hatırlıyorum da, bütün oyuncularımız 23-24 yaşına geldiklerinde İtalya ya da İngiltere’yi tercih ediyorlardı ve vatandaşlarımız panik halinde ‘tüm yetenekli oyuncularımızı kaybediyoruz’ telaşına kapılıyorlardı. Tamam, ancak biz küçük bir ülkeyiz ve sürekli yeni yetenekleri keşfedip filizlendirmek zorundayız. Bu da başarımızın temel taşlarında birini oluşturuyor.6-8 yaşından itibaren yeni yetenekleri işleyip geliştirmek bizim için hayati önem taşıyor.Milan ya da Premier Lig’e akın eden oyuncularımızla ilgili şikayet edenlere hep şunu söyledim. Bu göç aslında bizim açımızdan olumlu bir gelişme, söz konusu oyunculara iyi teklifler geliyorsa bunları değerlendirmeliler. Daha üst seviyedeki liglerde kazandıkları tecrübe ile ulusal takıma daha da faydalı olma şansını elde edeceklerdir.

S: Size Türk Milli Takımının başında çıkaracağınız iş, gitgide monotonlaşan ülke futbolunun tamamına yayılan pozitif bir etkiyi beraberinde getirebilir mi?

Milli takım, ülke futbolunun geneli için bir katalizör görevi görebilir. Bunu Rusya’da gözlemledim. Milli takım iyiye gittiğinde (ki bu durum Euro 2008 öncesi ve süresindeki Rus millli takımı için geçerliydi), bu insanlara ve futbolun her seviyesine yayılan yeni bir şevk ve heves kazandırıyor. Bu hevesi, futbolun sadece en üst seviyesi için değil, en temelinin iyiliği için de kullanabilirsiniz. Bu, ciddi önem arz ediyor. Bu ilişki iki yönlü olarak da kullanılabilir.Üst seviyede gelen başarıyla beraber, alt seviyelerde gelişme gösterirse bu Milli Takıma’ da yansır ister istemez. Bu bir bağımlılıktan ziyade, koşut(paralel) bir gelişimi gösteren bir süreçtir.

S: Türk Milli Takımı, 2000’lere kıyasla bir gerileme döneminde. Bunla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bunu bilemiyorum, halen bir keşif dönemindeyim. Bilgi topluyor, maçları izliyorum ancak aşırı bilgilenmekten de uzak durmaya çalışıyorum.Zira, fazla bilgi sahibi olmak düşünme sürecini olumsuz etkileyebilir. Buradaki durumu kendim analiz etme gayretindeyim. Danışabileceğim iki,üç kişi mevcut ancak benim işimin en önemli kısımlarından biri yeni oyuncular keşfetmek, onları hem çıplak gözle hem de görüntülerden izlemek ve anlamaya çalışmak.Sonrasında da onları nasıl başarılı kılacağıma ve 2012 Avrupa Kupasına götüreceğimi bulmak.

Geçmişe odaklananlardan değilim, kendi kararlarımı vererek geleceğe yönelmeyi tercih ederim.

S: Euro 2012’e katılma yolunda işiniz pek kolay olacak gibi gözükmüyor. Grubunuz birçokları tarafından en zor gruplardan biri olarak nitelendiriliyor.

Almanya çetindir. Her zaman! Onları herkes tanıyor. Gary Lineker’in dediği gibi, futbol 11’e 11 oynanır ve sonunda Almanya kazanır. Zor bir gruptayız. Almanya daima ön-eleme gruplarından çıkmayı başarır. Savaşan oyunculardan kurulu bir takımları var. Bu bizim de aynı şekilde karşılık vermemiz gerektiğini gösteriyor. Ben yine de Belçika’yı küçümsememek gerektiğine inanıyorum. Çok yetenekli genç oyunculardan kurulu bir ekip. Avusturya da zaman zaman tehlike arz edebiliyor. Zor bir gruptayız ama ben daima iyimser düşünmeyi tercih ederim.

S: Gerçekten geliştirip daha iyi olmasını sağlayabileceğiniz ‘’Türk’’ stili oyun diye birşey var mı ?

Yoksa siz daha çok kendi oyununu takıma empoze etmeyi seven bir antrenör müsünüz?

Aslına bakarsanız futbol artık daha uluslararası. Daha küresel. Oyun stilleri arasında geçmişteki kadar büyük fark kalmadı. Kulüpler bazında belki bir farktan söz edebiliriz ama ulusal takımlar için bu düşünceyi paylaşamayacağım. Geçmişte ‘tipik’ bir İtalyan stilinden söz edebilirdik mesela.Ya da İngiliz veya Fransız. Bir takımı forma rengine bakmaksızın, sadece oynadığı oyunu izleyerek tanımlayabilirdiniz. Günümüzde ise, bir iki istisna hariç neredeyse tek tip, evrensel bir futbol oynanıyor.Burada daha çok defansif ve kontra-atak üzerine kurulu olan negatif istisnalardan söz ediyorum. Neyse ki günümüzde, bu negatif oyun tarzı sonuç almakta zorlanıyor. Bundan memnun olduğumu söyleyebilirim.

S: Siz genellikle, görece daha zayıf takımları, hem oyun kalitesi hem de sonuç anlamında daha yukarılara taşıyabilen bir menajer olarak biliniyorsunuz. Bunun sırrı nedir ?

Ben de bazı durumlarda başarısızlığı tattım. Fiyaskosuz kariyer olmaz.

Bir sırrım olduğunu söyleyemem. Yeni bir takımın başına geldiğimde, ortamı incelerim. Ne nedir anlamaya çalışırım ve akabinde oyuncudan azami verim alabilmek için takım halinde çok sıkı çalışırız.

Hayatın ve sporun genelinde olduğu gibi, futbolda da bir oyuncu yapabileceğine inandığından daha fazlasına ehil olabilir. Bunu farkedememesinin çeşitli sebepleri olabileceği gibi,bu kendine güven eksiği veya fazlasından kaynaklanıyor da olabilir. Hangi eylem olursa olsun belli bir potansiyel’e sahip her kişi daha yüksek bir performans seviyesine çekilebilir. Kendini yüzde 10 ya da 15 geliştirebilir. Eğer oyuncular sahada ne yapmaları gerektiğini ve takım içindeki görevlerini iyi kavrarlarsa, elinizde işlemeye hazır bir bileşim vardır.

Fakat bu süreci nasıl tetiklersiniz? İşte onu, inanın bilemiyorum.

Ben insanlar ile ‘oynamayı’ severim. Bu tip meydan okumalar hoşuma gider. Bu tabi ki muhattap olduğum insana da bağlıdır biraz. Ne tür bir insanla haşır neşir olduğunuzu kavrayabilmelisiniz. Bir insan olarak, her takım için her şekilde geçerli olacak ‘genel’ bir tavırdan söz etmek mümkün değil.Örneğin ‘bu adam biraz küstah, böyle assolist gibi davranmaya devam ederse kulağını çekmek zorunda kalacağım’ diyebilirsiniz. Bunun yerine, belki de bu kişi kendisinde var olduğunun farkına varamadığı değişik melekelere sahiptir ve siz bunları geliştirmesi için ona yol gösterirsiniz. Bir kişinin işinde en üst seviyeye çıkabilmesi için, önce kendisinin ne olup ne olmadığının farkında olması gerekir. Benim işim bunları analiz etmek ve gerekirse yardımcımın benle aynı fikirde olmayacağını ve bazen bana ‘bu izlediğin yol, yol değil hoca’ diyebileceğini kabul edebilmektir. Bu sürekli akış halinde devam eden bir süreçtir.

S: Bu, şu anlama geliyor diyebilir miyiz ? Sizin gibi genellikle taktiksel geleneği oturmuş takımlarda görev alan teknik direktörler için oyuncu ve teknik ekip arasındaki ilişkileri rayına oturtmak oyunun teknik yönünden daha önceliklidir.

Mevzubahis konu oyunun bir yönüyle hiç ilgilenmemekten ziyade tamamlayıcı olabilmekle ilgili. İşimin teknik kısmını kulüp bazında da milli takım bazında da daha evvel bahsettiğim gelişim arayışı oluşturuyor.Sonuç olarak sen futbolun nasıl oynanması gerektiğini düşünüyorsan, görev aldığın takımın da öyle oynamasını istersin. Benim durumumda bu insanların izlemekten, oyuncuların da oynamaktan keyif aldığı bir oyunu oynamak anlamına geliyor. Neden Barcelona ve Lionel Messi’yi izlerken bu kadar heyecan duyuyoruz? Çünkü o,bu oyunu adeta annesine ‘ben top oynamaya gidiyorum, akşam 8 gibi dönerim’ diyen bir çocuk edasıyla oynuyor. Bir maçta görev alırken stadyumda yüzbin, ekran başındaysa milyonlarca insan olmasına rağmen, bu futbola olan yaklaşımına ve sahadaki tavrında herhangi bir değişikliğe yol açmıyor.

Oyunun dışsal öğeleri tarafından kirlenmemiş. Biz antrenörler bu konuya gerçekten kafa yormalıyız. Bizlerin görevi bir Messi’nin ‘oynayabileceği’ ortamı yaratmak. Bunun yanında doğal olarak taktik ve strateji de büyük önemi haiz. Özellikle de, milli takım bazında. Bir turnuvanın ilk safhasında, tur atlamaya giden yol rakibinizin organizasyonunda varlığını farkettiğiniz bir kusurdan geçiyor olabilir.Bu tip durumlarda kafanız patlayana kadar düşünürsünüz.Kafanızda 2-3 maç sonrasını da oynatırsınız. Sorarsınız ‘nasıl canlarını yakarız ? ’ diye. ‘Akıntıya karşı’ yaptığınız bir hazırlıktır bu.

S:Peki o zaman rakip Barcelona ise nasıl ‘akıntıya karşı’ hazırlanırsınız ?

2009’da Chelsea ile çok yaklaşmıştık değil mi ? O yarı-finalde neler olduğunu hatırladınız mı?(burada kahkahaya boğuluyor). Kazanamamış olmak beni ciddi bir hayal kırıklığına sürüklemişti. Ancak daha sonra, Liverpool’a karşı oynarken duyduğunuz hazzı anımsıyorsunuz. Ve tabi Barcelona’ya karşı. Bunların hepsi sonu kötü biten mükemmel bir serüvenin bölümleriydi. Her zaman en iyi olan takım kazanmaz. Belki de bu yıl Barcelona direğe çarpıp içeri girmek yerine dışarı çıkan bir top yüzünden elenecek. Ama yine de onlar gibi futbol oynayınca, yarı finaller, finallerde yer alırsınız ve bunları kazanamasanız bile bu kadar güzel top oynadığınız için birçok insanı mutlu ettiğinizi bilirsiniz.

S: Şu anki Barcelona takımının İspanyol milli takımından çok daha iyi olduğu görüşüne katılır mısınız ? Şampiyonlar Ligi seviyesindeki kulüp futbolunun, dünya kupalarında izleme şansı bulduğumuz futboldan çok daha üstün olduğu hissine kapılmıyor musunuz ?

Ben bu tip olayları günün şartlarına göre yorumlamak gerektiğine inanırım. Şu anda, günümüzde Barcelona’nın öncü olduğu bir gerçek. Tıpkı bir zamanlar Arsenal’in olduğu gibi. Geçmişte ulusal takımlar kulüpler dahil herkesin peşinden gittiği bir ‘kalite standardı’ belirlerdi. Michel Platini’nin Fransa’sını düşünüyorum da çok, çok göz alıcıydı. 96-98 arası benim yönetimimdeki Hollanda takımında da Euro 96’daki başarısızlık sonrası bir çok şeyi değiştirme şansı bulmuştuk.

S:Johan Cruyff’tan beri Hollandalıların Barcelona’nun futboluna kattıkları sebebiyle bu takımın oynadığı oyuna bir yakınlık hissediyor musunuz ?

Kesinlikle. Biz Hollandalılar bu şekilde oynamaya bayılırız. 1960’ların sonlarında bile, önde basmayı severdik. Topu rakip yarı alana taşımak konusunda son derece agresiftik.Bu riskli bir yaklaşım aslında. Bu sevda yüzünden zaman zaman maç kaybedebilirsiniz. Ama son tahlilde başarılı bir yöntemdir. Barcelona da, o zamanki Hollanda takımının başarılı olduğu kadar başarılı. Bu futbol için oldukça iyi birşey.

No comments:

Post a Comment